9 Ocak 2011 Pazar

Buffy severler, Fray’i de severler mi?

Joss Whedon’ın yazdığı Buffy the Vampire Slayer’ı bilmeyen yoktur ki yedi sezon ortalığı kasıp kavuran efsane dizidir. Öncesini hiç saymıyoruz. 92 yapımı oldukça kötü olan filmi için keşke bu Luke Perry’den kaynaklanıyor diyebilsek; ama maalesef genelinde vasat bir çizgi çiziyor. Joss Whedon’ın yarattığı dünya ve karakterlerin üne kavuşması onun feminist bakış açısının bir ürünüdür ya hani, yarattığı güçlü kadınları kötü adamların kıçına tekme atarken hayranlıkla izleriz. İşte asıl sorum buradan gelecek, peki bu Fray neyin ürünü?

Fray, 2003 yılında Dark Horse Comics’ten sekiz sayılık bir seri olarak yayımlanır. Vampir avcısı Melaka Fray’in hikayesini konu alan olaylar, Buffy’den 200 yıl sonra gerçekleşmektedir. Melaka’nın dünyası teknolojik çağda geçtiğinden, uçan arabalar ve elektrikli silahlar çoktan yerlerini almışlar. Buna rağmen insanoğlu daha da rahatlamış gözükmüyor. Vampirler burada insanlar tarafından kabul edilmiş zavallı lurklar olarak isimlendiriliyorlar. Melaka’nın lurklarla herhangi bir husumeti başlarda yok. Oldukça zor bir hayatı olan 19 yaşındaki Melaka tek başına yaşıyor. Kendi çapında başarılı bir hırsız olarak kariyerinde ilerleyen Melaka Fray, suyun içinde yaşayan bir yaratıktan iş aldıkça yolunu buluyor. Geleceği gibi geçmişi de çok parlak değil. Polis olan kız kardeşi Erin ile araları, Melaka’nın ikiz kardeşi Harth yüzünden açık. Bir gece, işinden Harth ile beraber dönerlerken heybetli bir lurk olan Icarus’un saldırısına uğruyorlar. Bu saldırıda Icarus, Harth’ı ısırıyor ve Melaka kardeşini kurtaramadığı gibi yüzüne de kalıcı bir iz alıyor. Harth’ın öldüğünü ve bunun sorumlusunun da kendisi olduğunu düşünen Melaka bu acı ile gerçeklerden bir haber yaşıyor. Aslında ısırılan Harth pısırık mizacına rağmen avcı güçlerinin oldukça farkında ve vampirler hakkında bilgiye de sahip olduğu için, uyanıklık yapıp Icarus’u ısırıyor. Böylece avcının ikiz kardeşi Harth vampir oluyor ve lurkların başına geçiyor. Şeytani planı ise tüm şehri ele geçirmek. Bu sırada her avcıya gelen gözetmenlerden biri Fray’e de düşüyor ve Urkonn adında bir canavar tarafından eğitilmeye başlıyor. Urkoon, Melaka Fray’e güçlerini öğretip şehri kurtarma derdindeyken O’nun ikiz kardeşi olduğunu ve güçlerinin yarım olduğunu anlıyor. Sonunda tek başına olmayacak diyerek Urkoon, Fray ve kız kardeşi Erin ile beraber şehri lurklardan kurtarıyorlar.

Fray sekiz bölüm sonunda veda ediyor. Ama Buffy’nin sekizinci çizgi roman serisinde 16,17,18 ve 19. bölümlerinde tekrar kendisini gösteriyor. ‘Buffy ve Fray aynı değiller.’ mesajı veriliyor. Zaten oldukça net ki Buffy ve Fray’in aynı olmaları değil, gibi olmaları bile imkansız.

Fray’in daha açılış sahnesinde bir kahraman yaratılmak istenmediği zaten ortada. Fray ganimetini almış ve eli silahlı kötü adamlardan kaçmaktadır. Kaçarken her nasılsa iki erkeğin uçan arabasına düşer ve birinden yumruk yer. Fray yüzüne aldığı yumrukla, oldukça yüksekten yere yüz üstü çakılır. Şimdiye kadar nerdeyse hiçbir erkek çizgi roman kahramanı, birinden aldığı darbe sonucu yüzüstü yere çakılırken görülmemiştir. Burada Whedon bize, Fray ne kadar güçlü olursa olsun, erkek gibi olsa bile O’nun bir kız olduğunu anlatmayı başarmıştır. Çünkü hangi yüzyılda olursa olsun, erkek gibi davranan her kız yüz üstü çakılacaktır.

Fray avcı güçleri sayesinde çabuk iyileşir ve adamları alt ederek çaldığı malı patronuna götürür. Patronu ise yerin tamamen cam ile kaplı olduğu ofisinde, suda yaşayan bir yaratıktır. Fray patronunu görmek için bu camın üzerinde durmaktadır. Burada da, Fray’in bir dahaki sefere etek giymesini isteyecek bir erkek portresi çizilmiştir. Hatta bu espri daha sonra Buffy’nin sekizinci sezonunda kullanılacak ve etek giyen Buffy, Fray’in dünyasına gelince patrona manzara keyfi yaşatacaktır.

Fray görsel olarak da Buffy’den farklı. Daha erkeksi (tomboy!) bir karakter çizilmek istenmiş sonrada bundan vazgeçilmiş bir hava var. Burnunda piercingi, kolunda dövmesi, bol pantolon ve bot giyen kızımız riot grrrl tarzındayken sonlara doğru feminenleştirilmiş. Daha evrensel kalıplara oturtulup botları yerine convers, pantolon yerine şort giydirilmiş, yüzündeki sert ifade yerine de bir gülümseme oturtulmuş. Bu farklılık Fray’in belirli bir çizgiye oturtulmamasına, dolayısıyla da okuyucunun kafasında da kahraman yerine kafası karışık ergen bir genç kız imajı çizmesine sebep oluyor.

Fray’in seksapelitesini göstermeye kararlı olan Whedon, bu kız hem sert, hem de seksi imajını korumak için kızcağıza iki bina arasındaki yağmur oluklarında duş aldırıyor. Burada Melaka Fray çıplak olarak arkadan görülüyor. Bu duş sahnesi, şimdiye dek Buffy’nin tv serilerinde sadece omuzlar, ayaklar ve suda akan kanın gösterildiği düşünülürse oldukça cüretkar kalıyor. Fray duştan sonra odasına girince gözetmeni Urkonn karşısına çıplak çıkmış oluyor. Yaratık olan Urkoon istifini bozmadan izlerken, Fray de oldukça sakin karşısında giyiniyor. Gözetmenin işini severek yaptığı gerçeğini anlarken, Urkonn’un sadece gözetmen değil aynı zamanda patron rolünü üstlendiği de anlaşılıyor.

Urkonn’un anladığı gerçek, Fray’in tam bir avcı olamayacağının bu seri içinde zaten bir kanıtı. Fray avcı gücünü ikiz kardeşi Harth ile paylaşıyor. “Yarım güce sahip bir kahraman ne için yeterli olabilecektir”in cevabı zaten burada yok. Fray’in en azılı düşmanı olan Icarus ile karşılaşması ise tam bir fiyasko. Fray şimdi ha yenildi ha yenilecek derken, Icarus’un üzerine düşen araba ile Fray’in korkularıyla yüzleşen cesur bir kahraman değil, sıradan şanslı biri olduğunu görüyoruz sadece.

Fray’in cinsel kimliği serinin sonuna kadar hiç gösterilmiyor, ta ki yeraltından çıkan dev solucanı yenen Fray karşısında ikiz erkek kardeşi Harth’ı bulana kadar. Harth bir atak yaparak Fray’i tutkuyla öpüyor. Buradan da Fray’in sadece erkek egosuna hizmet ettiği değil aynı zamanda cinsel bir obje olduğunu da çok net anlatılıyor.

Gözetmen ile avcı ilişkisinde Buffy’de gördüğümüz bir baba figürü iken burada tamamen çıkarcı, avcının etinden sütünden faydalan, amacın için ne gerekirse yap mantığı var. Fray’e kaderinin avcı olduğunu anlatmakta başlarda zorlanan Urkonn, Fray kabullendiğinde bile avcıya olan inancını yitirmiş gözüküyor zaten. Fray’in küçük arkadaşını öldürüp lurklara suçu atarak Fray’i savaşa tetikleyen Urkonn, bu ihanetinin cezasını sonunda ölümüyle alıyor. Tüm seride görüp görebileceğimiz tek başkaldırı hareketi ne yazık ki bundan ibaret.

Sonuç olarak Fray, Joss Whedon’un kadın kahraman yaratma çabasının bir parçası olarak kalıyor. Fray, Buffy’nin sekizinci sezondaki eğittiği avcılardan bir farkı olmayan sıradan bir savaşçı gibi. Kapakta yazılan “Buffy’nin yaratıcısından” ibaresi bile şişirilmiş bir hikayenin satış politikasını çok net sergiliyor. Hikaye; sistem içine sıkışmış bir kadın karakterin, erkeklerin dünyasında kendisine verilen işleri yapmasından ibaret. Ortada ne bir feminist duruş, ne de bir başkaldırı, ne de bir kahraman var. Hikayenin sonunda Fray’in kaderini kabulleniş konuşmasını yaparken gözüken değişim bile kadınların makus talihinden başka bir şey değil. Neticede Joss Whedon’ın yaratmaya çalıştığı karakter oldukça pasif kalmış, sonuçta da sınıfta kalmıştır.

İpek Seymen
09.01.2011

29 Kasım 2010 Pazartesi

Sabrın Sonu Stop-Motion

Saniyede 24 ile 30 kare görüntü yakalayan insan gözü, stop motionla tanıştı tanışalı hayal gücünün sınırlarını zorlayan animasyonlara da tanık olmaya başladı. Kuklalar, maketler, oyun hamurları ve ucuca eklenmiş uçurtma kuyruğu gibi kareler sonunda başlayan görsel şölen. Ama iş hiçte öyle değil, stop motion tabii ki slow motion gidiyor. Bir ızdırap dolu şiir gibi ağır ağır, yavaş yavaş ilerleyen sabır deneyen bir teknik.

Anlatılan olay ve kurgular da işin içine girince tam bir beyin fırtınası. Bu konuda mihenk taşı gibi ortada kocaman Jan Svankmajer durmakta. Çok uzak galaksilerden gelmişte sürrealist çalışmaları ile mesaj verir gibi. Bu dahi adamdan da etkilenen etkilenene.

Stop motion deyince akla ilk gelen, son dönemlerin gözde yönetmeni Tim Burton’da Jan Svankmajer’den etkilenenlerden pek tabii. “Vincent”ın hayranı olan nesil, bir sonraki nesille beraber “The Nightmare Before Christmast”ı bağrına bastı. Sevdik sevmesine, Tim’in yeri her zaman ayrı durdu. Ama konu Jan Svankmajer olunca işler başka bir boyut kazanmakta, “Vincet” çok masum kalmakta. İtiraf edeyim ben de Jan Svankmajer’den etkilenenlerdenim. Hem de öyle böyle değil. Küçükken izlediğim Jan Svankmajer’in “Alice”i benim için kabus gibiydi. O günden beri izleyemediğim, yüzüne dahi bakamadığım bir hikaye, bir kızdır Alice. Ne hikayeyi daha da okurum, ne de filmini izlerim. Bu yüzden de burada Tim ile yollarımı ayırıyorum. Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ile ancak başkalarını kandırabilir artık.

İzninizle tam burada rüzgara doğru kürek çekip Quay Kardeşlere selam edeyim.

Doğma büyüme Philadelphia’lı olan bu ikiz kardeşler Stephen ve Timothy Quay, memleketlerinde illustrasyon ve grafik okurlar. Royal College of Art’ta burs kazandıktan sonra kendilerini Londra’ya atarlar. Burada kısa filmler ve animasyonlar yapmaya başlarlar. Yaptıkları avangart çalışmalara maddi destek için televizyon reklamları (Stille Nacht serisi) ve müzik videoları (Peter Gabriel's Sledgehammer) da çekerler.

Quay kardeşlerin kullandıkları metotlar ve alışılagelmişin dışındaki fikirleri dikkat çekicidir.

Quay Kardeşler doğaçlama çalışırlar, müzik ile çekime başlayıp objelerin hareketini müziğe göre verirler. Tıpkı Jan Svankmajer’in de kullandığı gibi eskimiş, kırılmış, atılmış imajı çizilen bebek kafaları ve kuklalar, fonda iç gıcıklayan müzik seçimleri, vidalar, çatal, bıçak, kaşık setleri ile metalik keskin sahneler, genellikle sepya tondaki çekimler ile ruha verilen ızdırap oldukça rahatsız edicidir. Filmleri yirminci yüzyıl Avrupası’nın sürrealist ve ekspresyonist akımını yansıtan özellikte, Bruno Schulz, Max Ernst ve tabii ki Jan Svanlmajer’in izinden gitmektedir. Tasvirlemeler eklersek, zamanın durduğu bir dünya hayal edin. Her yer toz ve örümcek ağı ile kaplanmış, duvarlarda aynalar asılı, garip makinaların hareket halinde olduğu ve kimsenin içeri giremediği bir mekan.

1979 yılında çektikleri “Nocturya Artificialia”da kataleptik bir adamın evinden çıkıp şehre yolculuğunu anlatırlar. 1980’lerin başındaki filmleri de Arts Council ve Channel 4 için yapılmıştır. En bilinen klasikleri arasında 1986 yılında ilk 35 mm denemeleri olan “Street of Crocodiles” yer alır. Film Bruno Schulz’un eserinden uyarlanıp, saygı duruşunda durmaktadır. Kardeşler hikayeyi kendi karanlık taraflarından ele almışlardır. Mekan bir yaşayan organizma olarak hazırlanmıştır. Tabii ki bu Schulz’un eserinde Polonya köyünü bir vucut gibi düşünmesine karşı tasarlanmış da olabilir. Film bir adamın sinema salonuna girip kineteskop makinesinin başına geçmesiyle başlar. Adam makineye tükürünce sistem çalışır. Bu kapalı kutu makine içinde eli ipe bağlı bir kukla görülür. Adam kuklanın iplerini keser ve kukla çevresini keşfe çıkar. Oldukça rahatsız edici karanlık ortamda etrafındaki kafaları kesik, gözleri olmayan, yarı ölü, mekanik hareketlerdeki kuklaları görür. Stres arttıran kafasının çıkartılıp, pamuk tıkanması sahnesi dışında çıplak kuklalar ile de seksüel tansiyon yaratılmıştır. Kasvetten ziyade izlemesi karabasanı andıran film, 21 dakika boyunca fondaki müziğiyle beraber ruhani baskı kurar.

“The Comb”ta ise uyuyan bir kadın görürüz. Rüyasında yine derbeder bebeklerin kopan elleriyle taşıdıkları merdivenler oradan oraya hareket ederler. Kardeşler sahne geçişlerini gerçek ve rüya arasında bağlamışlardır. Yastık düşer ve kadın uyanıp yastığı sandalyeye koyar. Saçını tarar, gerçeğe yaklaşmışken yastığın bu sefer sandalyeden düşüşü ile rüyasında gördüğü bebeğin kafasının yere düşüşünü görür…


1995’te herkesin görselliğine hayran kaldığı, beyinlere kazınmış ilk uzun metraj filmleri olan “Insitute Benjamenta”yı çekerler. Burada da Robert Walser’ın hikayelerinden esinlenmişlerdir. Filmde Jakob’un iyi bir uşak olma yolundaki adımlarını izleriz. Gotizm, Leibniz’in monadolojisi, Kafka’nın yazıları, Hegel’in diyalektiği ve David Lynch’in Eraserhead’ini bir tüpte eritir. Filmde Mark Rylance, Alice Krige ve Gottfried John un oyunculukları birer Quay objesi gibidir. Özenle dizilmiş çatallar, geyik boynuzları, damlayan su ve eksik olmayan iğne, iplik dikiş sahneleri. Gerilim, korku, cinsellik, ölüm, bir türlü uyanamadığınız rüyanız.

Quay Kardeşler ayrıca MTV ve Nikon dışında His Name is Alive, Michael Penn, Sparklehorse, 16 Horsepower ve Peter Gabriel’ e de reklam filmleri çekerler. Tiyatro ve opera sahne dizaynları da yaparlar.

2000 yılında ödüllü “In Absentia” yı Karlheinz Stockhausen ile beraber çekerler. 2002 yılında “Frida”nın animasyonlarını hazırlarlar. 2003 yılında müzisyen Steve Martland ile dört tane kısa filme imza atarlar.

2005 yılında ikinci uzun metrajları “The Piano Tuner Of Eartquakes” Locarno Film Festivalinde gösterilir. Film Arnold Böcklin’in “Ölüler Adası” tablosundan esinlenilmiştir. Özellikle filmin sonundaki sandal sahnesi tablonun birinci versiyonunun oldukça aynısıdır. Filmde opera sanatçısı Malvina van Stille düğünü öncesinde, sahnede Dr. Droz tarafından öldürülüp uzaktaki bir kliniğe -ki Ölüler Adası’na- kaçırılır. Felisberto piyano akortçusudur ve Dr. Droz tarafından kliniğe çağrılır. Burada mekanik işlerle ilgilenen Felisberto kliniğin müdürü Assumpta ve Malvina van Stille’in cazibesine kapılır. Zamanla Dr. Droz’un opera şarkıcısı üzerindeki şeytani planını anlayacaktır. Filmde kullanılan semboller seyirciyi yorsa da sahneler fantastik bir tablo gibi hayranlık uyandırır.

İkiz kardeşler şimdilerde ismi “Anatomica Aesthetica” olan filmlerini Mutter Müzesi’nde çekiyorlar. Ortamdaki kafatası koleksiyonu ve ceninler düşünülünce “mekanınızı bulmuşsunuz kardeşler.” dememek mümkün değil. Film hem Mutter Müzesi’nin tanıtımı, hem de herkes için yeni keşifler açısından oldukça heyecan verici. Yazımı Mutter Müzesi’nde araştırma yaparken buldukları ilginç bir şeyi anlatan Timothy Quay ile bitiriyorum. Bizi daha ne kadar şaşırtabilirsiniz haydi bekliyoruz.

"There was a wet specimen of a child that was aborted early, and by putting on close-up lenses we found a mouse at the very bottom looking up at him. Of course it was a bit of flesh that had come off from the umbilical cord, but it was in the exact shape of a mouse looking up at the child. We brought everybody over, including the museum staff – they couldn't believe it. By using close-up lenses we discovered it."


İpek Seymen
29.11.2010

23 Kasım 2010 Salı

Ikın Sevgili Müzisyen, Ikın!



L.A. Vampires Live at Eagle Rock Music Festival

13melek'in Geneva Jacuzzi yazısını okuyunca kıçını kaldırmayan tipik bir Avrupa yakalı olarak üzüntü ve utançtan yerin dibine girdim. Sanırım bir dinleyici olarak en son URA'daki Sixteens konserinde, ikilinin onu şimdiye dek karşılaştıkları en can sıkıcı sahne deneyimi olarak hatırlayacaklarını düşündüğümde bu kadar utanmıştım. Avrupa yakasına gelen müzisyenlerin (ki bunların bir kısmı gerçekten de en sevdiklerim arasında) performansını görmeye can atıp, sonra o gün gelip çattığında giyinip çıkmak yerine neden evde kalmayı tercih ettiğimi sorguladım. Cevabı belli... ve müziksever geçinen biri için çok da utandırıcı.

Gelecek ay birçoğumuz şüphesiz bangır bangır reklamı yapılacak Auf der Maur konserine gideceğiz. Çok eminim ki konserden sonra salonun yarısı yaşadığı dehşet verici deneyimin izinden kurtulmak için Nevizade'ye akacak ve bir daha da Melissa'nın sesini duymak istemeyecek. Ama avunmak için en azından ismi var kızın, gittik gördük diyecek...

İKSV Salon veya bazı açılardan ona benzeyen mekanlar dışında sahne alan ve kitlesi belli müzisyenlerse yine aynı saçmalıklarla baş başa kalacak. Boş mekan, bombok ses sistemi veya taverna tonmaisterliğine rağmen profesyonel görünüp bozuntuya vermemek adına ıkınmaya devam edecek... Bakalım You Say Party nasıl olacak...

22 Kasım 2010 Pazartesi

The Twilight Zone

"There is a fifth dimension beyond that which is known to man. It is a dimension as vast as space and timeless as infinity. It is the middle ground between light and shadow, between science and superstition, and it lies between the pit of man's fears and the summit of his knowledge. This is the dimension of imagination. It is an area which we call the Twilight Zone."




Paranoyalarımızı kutudan çıkaralım; kendi evinizi aradığınızda telefonun diğer ucundaki ses yine sizin sesiniz ise... Bir gün uyandığınızda her şey değişmiş, bildiğiniz tüm anlamlar yer değiştirmiş olursa… Aynaya baktığınızı sanırken ayna arkasına gizlenen kamera ile aslında Truman Show’un bir parçasıysanız… Uçak korkunuz yere çakılmaktan öteye canavarların uçağa saldırmasıysa… Gerdek gecesi fobiniz devasa örümcek ağına takılıp örümcek tarafından öldürülmekse… Tüm bunların sebebini bulmak için çocukluğunuza inmemiz gerek. Şimdi hep beraber geçmişe, Alacakaranlık Kuşağı’na dönelim.

Alacakaranlık Kuşağı çevrimiyle Twilight Zone yalnız ve güzel ülkemizde de pek çok kez çeşitli tv kanallarında yayınlandı. Bir kuşak bu diziyi izleyerek büyürken, kaçıran kuşaklarda tekrar yayınlarından nasibini aldı. Korku filmlerinin tohumlarını bünyelere sinsice atan dizi, paranoyalarımız dışında çeşitli öğretileri de beraberinde sundu. Murphy Yasalarından hallice olaylar silsilelerinden; yeni bir işe başlayacaksak rakiplerimizin arasında kendimizin de olabileceği (Mirror Image), işimizde en iyisi olsak bile bizden daha iyisi olmak isteyenin her zaman çıkacağı (A Game of Pool), nereye gidersek gidelim -uzaya bile- insanoğlunun her yerde hayin ve brütüs olmaya devam edeceği (People Are Alike All Over), uzayın tatile gidilecek kadar çekici bir yer olamayabileceği (To Serve Man), daha doğru düzgün kendi dilini konuşamazken hayatımıza vantrilok olarak girenlerden en kısa zamanda kurtulmamızın gerektiği (The Dummy) , yaşımızı söylerken çarpıtmanın tehlike arz edeceğini (Long Live Walter Jameson) gördük, ama uyguladık mı tartışılır.

Rod Serling’in hayatının, yazmaya başlamasıyla değiştiği söylenir. Gerçektende yazı işlerine başladığı gibi televizyon ve radyoda yazdığı senaryolar ile dikkatleri çekmeyi başarmış ve birçok Emmy ödülü kazanmıştır bile. Ama yıldızı 1956 yılında Pat Frank'ın ‘Forbidden Area’ romanından uyarlayarak yazdığı bölüm ile başlayan ‘Playhouse 90’ dizisiyle parlar. Yapım 1957’de altı kategoride yine Emmy ödüllerini toplar. Başarı maddi manevi yakalanmışsa da aslında öyle değildir. Serling’in senaryoları kesilip biçilerek değiştirilmekte, sansüre takılmaktadır. Madem öyle işte böyle diyen Rod Serling ertesi yıl ‘Playhouse 90’den ayrılır. Artık sıra diğer insanların hayatını değiştirmeye gelir.

1958 yılında Serling’in yazdığı ‘The Time Element’ bölümü hazırdır. Ancak CBS yapımcıları o zamanlar insanların henüz buna hazır olmadığı düşünürler (ya da bir şey anlamazlar). Bölüm ‘Westinghouse Desilu Playhouse’un pilot bölümü olarak yayınlanır. Sonuçta CBS’te ki tüm dizilerden daha fazla izlenince Serling ile tekrar görüşülür ve Twilight Zone ancak 1959 yılında ‘Where Is Everybody?’ bölümü ile hayata geçer. Muhteşem bir başlangıçtır. Tüyler ürperten intro müziği üzerine Serling’in meşhur açılış konuşmasından sonra yine Serling sunumu ile başlar. Uçuş kıyafeti giymiş bir adam kendisini bomboş bir kasabada bulur. Ne cafede, ne polis istasyonunda, ne tiyatroda, ne de okulda hiç kimse yoktur. Oradan oraya koşup birilerini ararken bunun bir kabus olduğuna inanır. Aynalarla konuşur, bir ses arar… Birilerinin onu izlediği düşüncesine kapılır. İyice panikler ve trafik lambasının bas-geç düğmesine basıp yardım çağırmaya başlar. İzleyici ‘tamam adam kafayı yedi artık’ derken o düğmenin panik düğmesi olduğu ve adamın da aya yolculuk hazırlığı için bir deneyde olduğu anlaşılır. Aslında 484 saattir kapalı bir kutuda kalmıştır. Dizinin genel yapısı artık anlaşılmıştır. Bilimkurgu ve fantastik olaylara değinen bir takım seri olaylar işlenir ve bölümler çarpıcı son ile biter. Dizi 156 bölüm olarak yayınlanır. Serling bu sefer sansüre takılmak istemez, yazar kadrosunu geniş tutsa da kontrolü elinden bırakmaz. Kendi tecrübelerini de katarak 92 bölümü kendisi yazar. Yapım yine birçok ödül alır. Dizinin hayran kitlesi oluşsa da istenilen başarıyı yakalayamadığı gerekçesiyle iki kez iptalden dönen Twilight Zone 1964’te Serling’in kararı ile bitirilir.

Televizyon hayatına devam eden Serling yine ödüllü yapımlarda adını duyurur. Bir ara politikayla da uğraşır. Ama ne yazıktır ki 1975’te kalp yetmezliğinden ölür. Pek tabii ki ardından Twilight Zone devam etmeli diyen birileri çıkar. 1983 yılında John Landis, Steven Spielberg, Joe Dante ve George Miller’ın yönetmenliğinde 5 klasik bölümünden oluşan oldukça başarılı filmi çekilir. 1985 yılında ise Harlan Ellison’dan uyarlama ‘Shatterday’ bölümü ile televizyonda dizi formatında yeniden start alır. Wes Craven yönetmenliğindeki bölümde iki adet Bruce Wills izleme şansını yakalarız. Her bölümde bir Hollywod yıldızı oynar. Harlan Ellison dışında Greg Bear, Ray Bradbury, Arthur C. Clarke, Robert McCammon ve Stephen King uyarlamaları da çekilir. Değişen jenerik ürkütücülüğünü kaybederken dizi de eski mistik havasını kaybetmiştir ve istenilen başarıya ulaşamaz. İkinci sezon sonunda yayına son verilir. Korku serilerinin atası Twilight Zone bu kez de 2002 yılında dizi olarak tekrar denenir. Fakat bu seri de ses getirmez. Tekrarları bize aslını bir türlü yaşatamasa da denemeleri durmak bilmez. Son olarak Leonardo Di Caprio’nun film denemesi üzerinde olduğu duyurulmuştu. Yine bölümlerden toplama mı olacak bilinmez ama ne de olsa bir ümittir insanı yaşatan.

Up there', up there in the vastness of space, in the void that is sky, up there is an enemy known as isolation. It sits there in the stars, waiting- waiting with the patience of eons, forever waiting... in the Twilight Zone.


İpek Seymen
11 Aralık 2009


Brett Anderson


90′lar diğer 10′lu yıllara göre 2000′li yılların müziğinin temelini daha fazla oluşturmuştur. Mtv’nin herkesin evine girmesiyle elektronik müziğin gitgide su üstüne çıkışı, hiphop ve r&b’nin oluşumu bugünün müzik listelerinin liderlerini belirledi. Rock müzik özellikle yeni kıtada 90′larda grunge ile sağlam sallansa da adanın tarzı ve tavrı bambaşkaydı. Brit Pop 60′lardan ilham alan çok da yeni bir şey değildi ancak 90′larda Brit Pop için gökyüzünden Tanrılar indi. The Smiths’le büyüyen kuşak Oasis’i, Pulp’ı, Blur’u, Lush’ı, Suede’i ve nice güzel grubu kurdu. İçlerinden dağılmayan pek kalmadı, bugün reunionlar kol gezerken kimileri yalnız devam etmeyi seçti. Brett Anderson, bir jenerasyonun idolü, ikonu, role model’isessiz sedasız 3. stüdyo albümü Slow Attack’i bugünlerde piyasaya sürüyor.

Brett Anderson grup devam ederken egoları için hiç bir zaman Suede’i dağıtmayacağını açıklamıştı. 2003′te gelen ayrılığın sebebi şarkıların artık Suede gibi tınlamadığı yönündeydi, kimin hangi tarafta olduğunu bilemeyiz fakat Brett Anderson’un Suede gibi tınlamadığı bir gerçek. Dog Man Star’ın yaratıcısı rockstarın sertliği gitmiş yerine singer-songwriter tanımlamasının içerdiği melankoli, hüzün, bunalım hissi yerleşmiş durumda. Suede’in b-side’larında bile bulamayacağınız derecede hüzünlü, ağır şarkılar Slow Attack’in içeriğini oluşturuyorlar. Superstarlıktan unutulmuş eski dost persona’sına geçmek Brett’in yüksek ego’sunun yanında duygularıyla da oynamış.

Bir Suede sever olarak Brett’in 2003′te ‘Suede için yeni bir albüm olacaktır, sadece şimdi değil’ sözüyle umutlu olsam da bu onun solo albümünü beğenmemem için hiç bir neden taşımıyor. Aksine elimizde çok ciddi, karanlık, başarılı bir albüm duruyor. Brett Anderson’un mükemmel ses tonu, şarkı söyleme tekniği şarkı ne kadar yavaş olursa olsun insanı uyanık tutmaya yarıyor, insan ondan bir şeyler kapmak için neler vermez! Kişisel kariyeri için göz önünde olmamak, basının etkisini görmemek baskıyı azaltıyor, hit yazmaya çalışmayı protesto ediyorum yorumunu yapması albümün amatör ruhlu bir güzellikte olmasını açıklıyor. Sene başında gelen ve beynimi dağıtan Pete Doherty’nin Grace/Wastelands’i kadar sinematik tınlıyor Slow Attack, huzurlu bir dramın soundtrack’i olabilecek kadar naif. Öne çıkan şarkılardan The Hunted, Brett ne kadar hit yazmak istemiyorum dese de listelere iyi girebilecek ve albümü farkettirebilecek bir güzellik. Nakaratta gelen Ah’lar Suede’e döndürüyor bizi, özgür martı Jonathan sözleri dinlerken onu anımsattığını hatırlayınca siz omzunuza konuyor. Frozen Roads’un artık ustalaşmış bir şairin elinden çıktığı aşikar, kar yağarken bir parkta yalnız oturmaya benziyor hissi. Dikkat çeken şarkılardan diğerleri Julian’s Eyes, Summer ve The Swan ancak bu albümü 1-2 şarkıyla dinlemek iyi bir müzik dinleyicisine yakışmaz. 2009′un mükemmel albümlerine eklenen bir albüm gelemeyen kışı çağırıyor, playlist’in devamına Pete Doherty konuyor.

Emre Yersen

19 Şubat 2010